Sinema

Ahlat Ağacı İncelemesi

Nuri Bilge Ceylan’ın neredeyse tüm filmlerinde kent-köy ikilemini kullandığını biliyoruz. Bu iki bölgenin ve bu bölgelerden yetişen insanların zıtlaşmasını ele alıyor. Yönetmenin son filmi olan Ahlat Ağacı için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Film boyunca yaşanan diyaloglarda içsel çatışmayı ve baş karakterin varoluşsal sorunlarını derinlemesine görebiliyoruz. Kendini hapsolmuş hisseden bir bireyin iç savaşını ele alırken film, babası ve babasının yaşadıkları ile çıkmaza giren bir ana karakter var elimizde.

Ülkemiz için oldukça önemli bir film olan Ahlat Ağacı, yayınlandığı dönemde büyük yankı uyandırmış ve çok sayıda ödül almıştır. Biz de bu yazımızda Ahlat Ağacı incelemesi yaparken filmi her yönüyle ele almaya çalışacağız. Buna karakterlerin özellikleri de dahil. Ancak filmi henüz izlemediyseniz, yazımızı okumadan izlemenizi öneririz. Çünkü bu yazı çok fazla spoiler içermektedir. Hazır ve istekliyseniz, buyurun inceleme yazımıza geçelim.

Okulu Bitiren Sinan, Küçük Köyüne Geri Döner

Film, Doğu Demirkol’un hayat verdiği Sinan’ın sahilde bir çay bahçesinde çay içip simit yediği sahneyle başlıyor. Okulunu yeni bitiren Sinan, otogardan yola çıkarken bir kuyumcu görüyor. Babası da olaya burada dahil oluyor. Kuyumcunun anlattığına göre babasının borcu var ve asla vazgeçemediği bir köpeği. Sinan kuyumcudan ayrılırken köylü kızı Hatice’ye rastlıyor. Hatice dizilerde gördüğü şaşaalı kent hayatına hayran, Sinan ise “Paran olmadıkça gördüklerinin hepsi boş” diyor Hatice’ye. Sonrasında sıradan Türk ailelerinden biri olan ailesi ile yaşadığı eve dönüyor. Tüm aile boş işlerle vakit öldürüyor. Sinan’ın okulu, hayalleri, hayatı hakkında evde tek kelime konuşulmuyor. Sinan aslında derin sohbetler eden biri fakat ailesi ve özellikle babası ile sıradanlığın dışına çıkamıyorlar.

Yazarlık Yolunda Bir Başarının Peşinden Koşmak

Yazarlık Yolunda Bir Başarının Peşinden Koşmak

Odası kitaplarla kaplı olan Sinan, tam bir edebiyat aşığı. Romantik ve varoluşçu. Fakat yaşadığı kırsal bölge ona dar geliyor. Arkadaşları ile normal bir konu konuşurken bile derin ve edebi cevaplar veriyor. Eğitimin onu getirdiği noktanın gayet farkında. Etrafındaki insanları da aydınlatmaya çalışıyor ama nafile.

Heyecanla kendi kitabını yazmayı bitiren Sinan, haliyle kitabı yayınlatmak istiyor. Kime gitsem diye düşünürken belediye başkanına gitmeye karar veriyor ve yola çıkıyor. Başkan Sinan’a uzun uzadıya kitabını ve isteklerini anlattırıyor. Sonra da başlıyor başka telden çalmaya. Kendini ve makamını övüyor. Boş yere Sinan’ın vaktini çaldıktan sonra onu kitap kurdu bir tanıdığına yönlendiriyor. Sinan bu kişiye gitmek için uzun bir yol kat ediyor. Tam da kapıya vardığında, aradığı adamın dükkânda olmadığını ve pazartesi geleceğini söylüyor. Soğuk duş etkisi gibi bir etki yaratıyor bu Sinan’da. Adeta beyninden vurulmuşa dönüyor. Kısa bir süre sonra, ikinci kez adamın dükkanına gidiyor. Bir bakıyor ki içeride on beş-yirmi tane bilindik kitap var, geri kalanı boş. Kendinden alt seviyedeki insanların yardımına muhtaç halde olduğu gerçeği kafasına çarpıyor. Fakat bunu açık açık söyleyemiyor tabii. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyor, tatlı konuşuyor. Adam da hiç oralı değil. Benim işçilerim de şiir kitabı yazıyor, diyor. Sinan’ın içindeki cevheri bilmezcesine…

Nietzsche’nin Güç İstenci

Bir sonraki sahnede kuyumcu sevgilisi ve köylü kızı Hatice’ye rastlıyor Sinan. Hep beraber arabayla göl kenarına gidiyorlar. Sinan ve Hatice’nin ağaç altında bir öpücük anısı var ve daha taze sayılır. Ama Hatice kuyumcuyla evlenecek. Ve tahmin edebileceğiniz gibi, Sinan gayet sakin bir şekilde kuyumcu Ali Rıza’ya edebi sözler söylerken işler kızışıyor. Ali Rıza, Hatice ile ilişkisini kıskandığını söylüyor ve ikili mükemmel bir göl manzarası eşliğinde kavgaya tutuşuyor. Burada aklınıza bir terim gelmiştir: Friedrich Nietzsche’nin güç istenci. İşte bu sahnede Nuri Bilge Ceylan’ın anlatmak istediği tam olarak budur.

Sinan’ın Çaresiz Babası

Sinan’ın Çaresiz Babası

Sinan karakterinin babası rolünü ise Murat Cemcir oynuyor. Aciz, yoksul, köylü bir baba karakterini hem tiplemesi hem de konuşmasıyla çok iyi yansıtıyor. Karakterinin adı da İdris. Sinan ise kariyeri konusunda hep düşünüyor. KPPS’ye girmeye karar veriyor ve evden çıkarken parasının olmadığını fark ediyor. Annesi, İdris’e çocuğa para vermesini söylüyor. Fakat babada da para yok. Bir yerlerden borç isteniyor ve halloluyor. İdris yolda Sinan ile beraber yürüyor. Sinan otobüse binecekken babası ondan köfte parası istiyor. Bu sahnede de yine parasızlığın düşürdüğü acizliğin kokusunu buram buram alıyoruz. İnsanın evladından para isterken içine girdiği utanç çok iyi yansıtılmış.

Bir Yazar Sayesinde İç Hesaplaşma

Sinan, KPSS sınavından çıkar çıkmaz soluğu kitapçıda alıyor. Kitapçıda Yazar Süleyman ile tanışıyor ve ona yaptıklarını, hayallerini anlatıyor. Sinan, bu tür yazarların kendi tanıtımını yapmaya uğraşan boş insanlar olarak görüyor ve bunu dile getiriyor. Süleyman ise bunu kabul etmiyor ve sanat hakkında gürültülü bir tartışmaya giriyorlar. Tartışma, onlar köprünün üzerindeyken doruğa ulaşıyor ve yazar patlama noktasına geliyor. Sinan’ın sohbetin başındaki tüm iğnelemelerini, yazar bu sefer ona geri gönderiyor ve ona karşı tüm hıncını Sinan’ın toy bir romantik olmasına bağlıyor. Yazar karakterine hayat veren Serkan Keskin, öfke patlaması anında bu rol için en uygun aday olduğunu kanıtlıyor.

Ölü Doğmak, Ölüme Doğmak

Bir sonraki sahnede, babasını ahlat ağacının dibinde uzanmış, yüzü karıncalarla kaplı halde buluyor. Ağaca ip bağlı. Babasının intihar ettiğini düşünüyor fakat yaklaşınca anlıyor. Onu uyandırıyor ve yürümeye başlıyorlar. İleriki sahnelerden birinde ise yüzünü karıncalar sarmış, saçları beyaz bir bebek görüyoruz. Bu bebek İdris’in içindeki çocuğu temsil ederken, karıncalar ise ölümü hatırlatıyor. Üstünde karıncalar olan bir bebek; ölüme doğmayı, başka bir deyişle köy hayatının ve kültürünün içinde yok olmayı, yaşayamamayı ifade ediyor. Ve bundan sonra hikâye “din ve kader” mantığı içeren sahnelerle bezeniyor.

Kaderine yenik düşen Sinan hayallerine elveda diyor ve en fazla köyde ders veren bir adam haline dönüşüyor. Bir süre böyle zaman geçirdikten sonra askere gidiyor. Dönüşte babasını çalışırken görüyor ve saman balyalarını taşımaya yardım etmek istiyor. Bu sahne filmin en önemli sahnelerinden biri. Çünkü burada da bir iç çatışma var.

İlk planda, Sinan kuyunun içine asılmış halde. İkincisinde ise kuyunun içinde elinde kazmayla çalışıyor. Sinan kazmayı eline alıp yere vurduğunda, babası gibi olmama mücadelesi sonlanıyor. Babası ile aynı kaderi yaşamaya başlıyor. Bireysel biriyken genele evriliyor.

Filmin Sonu Beklenmedik Türden

Filmin Sonu Beklenmedik Türden

Sinan işe yaramaz bir adam olarak gördüğü babasının aslında hiç de öyle olmadığını. Onu o ana getiren bütün değerleri babasından miras aldığını anlıyor. Egosu yüzünden insanlara tepeden baktığının bilincine varıyor. Hatta yazdığı kitabı okuyan tek kişinin babası olması ve her detayını anlaması, Sinan’ın kafasına dank ediyor. Böylece babasına karşı içinde bir minnet oluşuyor. O kuyuya geri dönüyor. Babasının köyde yaşadığı çaresizlik ve çileye rağmen işi şakaya vurduğunu anlıyor. Güleç yüzlü, iyi niyetli, saf bir adam babası. Okuduğunu bırakıp kırsal hayata ayak uydurmayı öğrenmiş biri. Ve Sinan ilk kez babasını, onun kimsesizliğini hissediyor. Kendini ona benzetiyor. Yaşadığı acıları, çektiği sıkıntıları ancak o zaman anlamlandırabiliyor. Sinan, o kuyuya geri dönüyor. Babasından nefret eden eski Sinan’ı kuyuya asıyor. Yeni Sinan’a sarılıyor. Babasını seçiyor. Babası gibi olmayı seçiyor. Babasının izinden giden bir evlat, daha küçük bir hayat yaşamayı öğrenen kişi olmaya karar veriyor.

Film incelemelerini okumaktan keyif alıyorsanız, ses getiren bir diğer film olan Mother! İncelemesi yazımıza göz atabilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu